Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?
"bir noktadan sonra geriye dönüş yoktur. varılması gereken nokta, işte orasıdır" Franz Kafka
5 Aralık 2010 Pazar
11 Kasım 2010 Perşembe
Merdivenler
”hayat merdivenimin altından geçmiş tüm farelere adanmıştır"
Kimilerinin merdiven basamaklarına denk gelir her adımları. Buz gibi taşın soğuğunu hissederler çıplak ayaklarında seyir boyunca. Onların biraz buruktur gülümsemeleri ve çoğu kez de devriktir cümleleri. Belki de en çok dikleniverdikleri anda birileri devirivermiştir o cümleleri. Ki muhtemelen de sevme uzuvları taş soğuğuna benzer bir his verir daima o birilerinin.
Merdivenleri olan bilir ki yol hiç düz değildir ve soğuktur da. Ve bilir elbette yol hem sonlu hem sonsuzdur. O taş merdiven basamakları soğuk havalarda soğuğu çeker daha bir soğuk olur, insanın içine işler ayak tabanlarından başlayıp. Yazın sıcak havalarında ise genelde yakar insanın ayaklarını ama bazen de hava ne denli sıcak olursa olsun buz gibidir o basamaklar. Çünkü yazın o sıcak havasında, sevme uzvu aynı çeliği andıran soğuklukta bir faninin gölgesi çöküvermiştir o basamağa. O gölgenin içi her zaman huzursuzdur ve birazcık da kamburu vardır, basamaklarına çöküp önünde bir set gibi durduğu ruhların acılarını sırtlanmıştır.
Merdivenleri olan bilemez bazen de basamaklar aşağı mı yukarı mı gider ya da sağa mı sola mı döner ansızın. Bilemez hiç. Çünkü onun zihnindedir merdiven. Basamaklarını, adımını atmadan yaklaşık iki saniye öncesinde inşa eder. Bu yüzden hiç de garantici değildir merdivenleri olan. Gözü pektir o ve yürürken önündeki basamağa değil merdivenin en tepesine bakmaya çalışır. Kimi zaman ayağı boşluğa denk gelince sendelemesi de bundan değil midir zaten? Bir gölge, belki kötü bir ruh ya da cinler çekip alırlar önündeki basamağı ve onun yerine bir boşluk bırakırlar aynı kendi içindekilere benzeyen cinsinden. Fark ederler çünkü yürüyenin hedefe kilitlendiğini, gözü pekliğini, cesaretini. Bu yüzden de fazlasıyla garanticidir basamakları çekip alanlar. Genellikle bu şekilde, başkalarından çaldıkları basamakları biriktirip kendilerine bir merdiven inşa etmeye çabalarlar beyhude. Beyhude, çünkü bu basamakların üç boyutu olmadığını, hayal gücünün harcıyla yapıldığını ve aceleye gelmesine rağmen ne kadar ince işçilik olduğunu ve de yalnızca onlara bastığında bir ağırlığı olduğunu hissettiren ayakları taşıyacaklarını geç de olsa anlarlar. Bu basamaklarla kendilerine asla bir yol yapamayacaklarını, basmaya çalışsalar da ayaklarını boşluğa düşüren görünmez basamaklar olduklarını bunların... Bu merdiven hırsızlarının bedenleri ağırlık bakımından ruhlarıyla ters bir orantıda bulunur genellikle. Ruhları boşaldıkça bedenleri ağırlaşır, kendilerini dünyevi ihtirasların kanser yapıcı zehirli gıdalarıyla besledikleri için ya da en güzel gıdalar dahi onların ihtiras salgılayan salyalarında zehre bulandığından, hiç durmadan.
Oysa gerçekten görünmez olan basamaklar mıdır? Yoksa bu hafiflenmiş ruhlar mı? Soru çok enteresandır, soru ironiktir. Şimdi bu soru karşımıza çıkınca bir hikâye geldi benim de aklıma. İzin verin de kısaca anlatayım:
"Zamanın birinde pek şen, ruhları epey hafif, kendilerini dünyanın güzelliklerine bırakmış, yiyip içmeyi seven, hali vakti yerinde bir takım insanlar varmış, ismi olmayan bir yerde. Yaşadıkları yer isimsiz olduğu için haliyle kendileri de isimsizlermiş. Görünümleri bir takım farklılıklar içermekle birlikte genellikle aynıymış. Hatta birçoğunun da tıpatıp birbirinin kopyası olduğunu görenler dahi olmuş onların yaşadıkları yerden geçen gezginler arasında. Tuhaf ki bu insanlar gelip geçenlerin değil de kendilerinin yürüdüğünü, gelip geçenlerin ise sabit olduğunu sanırlarmış. Tıpkı yaşadıkları isimsiz yerin günlük güneşlik olduğu, dışarıdaki başka dünyanın ise karanlıktan ibaret olduğu yanılgısına düştükleri gibi.
Çok şen kahkahalar atıp gayet mutlu mesut yaşarlarmış fakat bir zaafları varmış ki, yaşadıkları kente uğrayan oldukça üzgün görünümlü, sessiz sakin ve genelde içlerine kapanık olan gezginlerin bir takım kıymetli eşyalarını aşırırlarmış onlara fark ettirmeden. Kentten ayrılıp yoluna devam eden gezginler ise ancak arkalarına baktıklarında, kent artık ufukta görünmez olduğu zaman anlarlarmış soyulduklarını.
Bu kentte yaşayanlar çok mutlu olurlarmış her gelenden aşırdıkları eşyalarla ve de zenginleştiklerini sanırlarmış böylece. Fakat öylesine merak ederlermiş ki bu soyulan gezginlerin neden geriye gelip çalınan eşyalarının peşine düşmediğini. Bunların yüzündeki hüznün rahatsız edici bir tarafı olduğunu, bu insanlarla asla bir arada yaşanamayacağını ve ancak yiyilip içilebileceğini düşünürlermiş. Bu üzgün görünümlü gezginlerin, onca zenginliklerine rağmen neşeden, zevkten bihaber olduklarını ve ruhlarının ağırlığının ise onları daha bir hor görüyü hak eden insanlar haline getirdiğini anlatıp, bunlardan aşırdıkları şeylerle zevk içinde yaşamaya devam ederlermiş. Tahmin edilebileceği gibi, çok fazla sorgulamadan ve ancak hafif ruhlu insanlara yakışan bir rahatlıkla günlerini geçirirlermiş.
Ancak bir sabah uyandıklarında öyle tuhaf bir şeyle karşılaşmışlar ki bu kentte yaşayanlar, bir paniktir almış herkesi. Meğersem gelip geçen gezginlerden aşırdıkları bütün kıymetli eşyalar birer çuval toz yığınına dönüşmesin miymiş? Olacak iş değil! Köyde telaşlı bir korkudur başlamış çünkü bu eşyaları harcayıp geçiniyormuş bu insanlar. Daha dün gece yumuşacık, kaz tüyü yastıklarına kafalarını koymadan önce yerli yerinde duran bu zenginlikleri, sabah uyanınca tuzla buz değil de toz olmuş!
Tam bu esnada kente yeni bir gezgin daha gelmiş. Bizim kenttekiler bir tek ondan medet umuyormuşlar o anda. Gelir gelmez önünde yerlere kadar eğilip başlarına gelen işi, elbette “bir takım gereksiz ayrıntılara girmeden” anlatmaya koyulmuşlar gezgine. Ne var ki, başlarına gelen bu acıklı olayı anlatırken aynı anda gezginin önünde neredeyse saray soytarılarının yaptığı türden garip şekillere girmelerine ve neredeyse hoplayıp zıplamalarına rağmen, gezgin sanki onları görmüyormuş gibi geçmiş gitmiş yanlarından, yoluna devam etmiş. O giderken, ceplerini de karıştırmış bizim hınzır kentliler fakat ne olsa beğenirsiniz? Bir avuç toz! Öyle ki, üfleyince uçuveriyormuş.
Ardından, birkaç gün boyunca, birçok gezginler daha gelmiş geçmiş fakat hiçbir tanesi bizim zavallıları fark etmemiş bile. Gene ellerine geçen tozlarla baş başa kalıp kara kara düşünmeye başlamışlar bizimkiler.
Aradan geçen bu pek sancılı birkaç günün sonunda bu kez siyah uzun mu uzun etekliği olan, bilge bakışlı bir yaşlı adam gelmiş kente. Bizimkiler, bilgenin kendilerini göremediğinden emin bir şekilde ümitsizce dövünüyorlarmış. Derken bilge onlara seslenmiş:
- Hey sizler! Bu karanlık, izbe yerde ne yapıyorsunuz?
Bizimkiler heyecandan ve sevinçten ağızları bir karış açık bir şekilde, başlarından geçenleri bilgeye anlatmaya koyulmuşlar. Onlar anlattıkça, bilgenin suratı şekilden şekle girmeye başlamış ve bu yaratıklara bakışları değişmiş ve devam etmiş:
- Sizler ne saçmalıyorsunuz böyle? Sanki birer insanmışçasına anlatıyorsunuz bütün olayları. Oysa koskocaman bir hayal âlemine dalmışsınız. Bu nasıl bir gaflettir böyle? Sizler insan değilsiniz bile. Bunu hala görememeniz öylesine acıklı bir olay ki!
Bizimkiler sinirlenmişler bu bilge kişinin, bilgeliğine yakışmayacak hor görüsü karşısında:
- Ey bilge! Şu anki durumumuza, zavallı ve fakir halimize bakıldığında insan kılığından çıkmış birer yaratık gibi duruyor olabiliriz ancak senin gibi yüce gönüllü, bilge bir kişiye, bizleri “insan değilsiniz” diyerek hor görmek yakışık almıyor doğrusu!
Bilge anlamış ki bu zavallılar içinde bulundukları durumun farkında bile değiller. Anlatmaya başlamış:
- Ey zavallı aciz ruhlar! Sizler insan değilsiniz derken, sizleri hor görmek için söylemedim ben bunu. Sizler gerçekten de insan değilsiniz, birer faresiniz ve yaşadığınız yer de günlük güneşlik, verimli toprakları olan bir kent değil, izbe bir merdiven altıdır.
Bizimkiler duyduklarına inanamamışlar ve karşı çıkmışlar bilgine:
- Ey bilgin! Eğer bizler, dediğin gibi birer fare olsaydık senin gibi bilge bir insan bizlerle konuşabilir miydi? Duyulmuş şey midir bu? Peki, gelip geçen gezginlerin bizimle konuşması, konuğumuz olması ve bizlere hediye ettikleri bir takım kıymetli şeyleriyle eriştiğimiz zenginlik ve rahat yaşam? Bu nasıl mümkün olabilir?
- Ey zavallı ruhlar! Düşündüğünüz gibi ben de bir insan değilim. Ben de tıpkı sizler gibi bir fareyim. Yalnız bir görevim var benim, sizin gibi gaflet içine düşmüş kötü ruhları uyarmak için bütün merdiven altlarını geziyorum ve anlatıyorum. Sizler ruhlarınızın çürümesi sebebiyle hafiflediniz ve birçok temiz yürekli kişinin ruhunu kemirmeye başladınız can bulabilmek adına. Ancak bu yaptığınız kötülük karşılıksız kalmadı ve tanrılar sizleri cezalandırmak için fare kılığına dönüştürdü. Bu öyle bir cezaydı ki, bu kılığa bürünen, vicdan yoksunu ve keyif düşkünü, sizin gibi hafif ruhlu kişiler bunu fark edip vicdanlarıyla yüzleşene kadar devam edecekti. Bu süre içerisinde tanrılar sizleri denemek adına gerçekte var olmayan birçok hayali gezginleri kentinize yani bu merdiven altına gönderdi ancak siz gene de uslanmayıp onları sömürmeye devam ettiniz ve bunu da yalnızca kendi refahınız ve zevkiniz için yaptınız. Bu temiz yürekli, hayali gezginlerden çaldığınız kıymetlerle zengin olduğunuzu zannettiniz ancak bir avuç tozla karşılaşınca korkuya kapıldınız. Buradan geçip sizinle konuşan, oturup kalkan ruhlar, geçmişte ruhunu kemirdiğiniz kişilerin hayaliydiler, onlardan çaldığınız eşyaların dönüştüğü toz ise sizin vicdanınızdı. Bu kişilerin geçtiği bir takım basamakların altında yuvalandığınızdan ötürü, onların ayaklarının atlındaki çamur ve tozların üstünüze dökülmesini fark etmeyip bunları değerli bir takım eşya sandınız. Tanrılar, bu tozların aslında sizlerin vicdanı olduğunu fark etmediğinizden dolayı beni gönderdi ve burada açlıktan ölmemeniz için size daha uygun olan, en azından yaşamınızı sürdürebileceğiniz bir çöplüğe götürmem için beni görevlendirdi. Şimdi elinizdeki toz toprak yığınını çuvallara doldurup sırtlanın ve beni takip edin.
Bizim zavallılar ümitsiz bir şekilde anlatılanları dinleyip çok da ayak diremeden, bilgenin peşi sıra yola koyulmuşlar, çöplüklerine doğru. Oldukça ilginç bir hikâye… Bu hikâyede anlatılagelen zavallılarla bizim merdiven hırsızları arasındaki bir takım benzerliklerse şaşırtıcı denilebilir. Bir takım görgü tanıklarının dediğine göre, bizim kentli fareler tek sıra halinde yürürken hepsi kambur, ümitsiz bakışlarla ve içleri huzursuz bir şekilde yürüyormuşlar. Gören kişiler bu şekilde tahlil etmiş diyebiliriz. Hatta kimileri bu fare görünümlü insanların elli, yok yok, seksen kişi kadar olduklarını ileri sürerken kimileri de bunun aslında bir tek kişi olduğunu görmüş. Hani bizim şu merdiven hırsızlarının sırtlarındaki kambura benzer bir kambur olsa gerek bu zavallıların kamburu da. Zannediyorum ki görgü tanıkları, bu zavallıların sırtlarındaki toz yığınını görememişler. Eh, doğallıkla görememişler çünkü bu toz yığınları aslında onların vicdanlarıydı. Bu, yalnızca onların kendilerinin görebileceği somut bir şey zaten…"
Asıl konumuzdan fazla uzaklaşmamış olduğumu ümit ediyorum. Ne diyorduk? Ah! Evet. Gerçekten görünmez olan basamaklar mıdır? Yoksa bu hafiflenmiş ruhlar mı?
Bana öyle geliyor ki zihnimizde inşa ettiğimiz taş basamakların altında durup, ayağımızı atacağımız sırada onlardan birini altımızdan çekip alan bu merdiven hırsızları da tıpkı hikâyemizdeki farelere benziyorlar.
Nereden mi biliyorum?
Geçenlerde merdiven çıkarken yanımda eski bir tanıdığım belirdi. Kendisinin evvelden, benim basamaklardan birini çaldığını bilmekle birlikte, beni gerçekten üzüntüye boğan bu olayı yüzüne hiç vurmamıştım. Zaten biliyordum ki yüzüne vursaydım da inkâr yoluna gidecekti. Basamak hırsızları, genellikle çaldıklarını kabul etmezler. Neyse… Selam verdi bu eski tanıdığım ve bana, “benim ona kendi rızamla ve gönüllü bir şekilde verdiğim” basamağın hiçbir işe yaramadığını, bir gece uykusundan üstünde bir ağırlık hissiyle sıçrayıp uyandığında onu koyduğu yerde bir avuç toz bulduğunu ve bu tozun da pencereden esen rüzgârla birlikte savrulup gittiğini anlattı ve mümkünse benden bir basamak daha rica etti. Kendisine yardımcı olamayacağımı, onun yalnızca temiz ruhlu ve hedef sahibi kimselerin yaratabileceği bir basamak olduğunu anlatmak istedim elbette ancak kendisi git gide görünmez oluverdi. Görünmüyordu adeta yalnızca sesi geliyordu bir uğultu halinde. Haliyle ben de temiz ruhlu ve hedef sahibi kimselere özgü ağırbaşlılığımla kendisinin ruhen karşımda daha fazla küçülmesine izin vermemek için onu görmezden geldim ve bir sonraki basamağa adım attım. Bir an arkama dönüp baktığımda ise, çok ilginçtir, ayaklarımın altı tertemiz olmasına rağmen, basıp geçtiğim basamakta hatırı sayılır miktarda çamurumsu bir toz bıraktığımı gördüm. Üstünde durmadım çünkü ayaklarımın temiz olduğundan şüphe etmemem gerektiğini biliyordum. Basamaklarsa elbette soğuktu, hissediyordum. Ama tıpkı bazen yazın sıcağında kendi düşünce gücümle buz kestirebildiğim gibi bu taş basamakları, kışın ortasında da ısıtabiliyordum şükür ki. Devam ettim olanca ağırlığımı basamaklara vererek ve ne hoştur ki, basamaklarımın hepsi beni tartıyordu. Evet, belki hikayedeki gezginler gibi pek düşünceli, çoğu kez keyifsiz bir halim vardı ama şükür ki basamaklarımın beni tartacağı kadar da bir ruhsal ağırlığım vardı.
Güneş Kara
09.11.2010
13 Ekim 2010 Çarşamba
yalnızlık / P.1
yalnızlığa çekilmek mi istersin kardeşim?
kendine varan yolu aramak mı istersin? biraz dur da beni dinle.
“arayan, kolay yiter. her türlü yalnızlık suçtur.” böyle der sürü.
ve sen sürüdendin uzun bir süre.
sürünün sesi daha sende çınlayacak....ve sen desen: “ artık sizinle ortak vicdanım yok benim”
yakınma ve ağrı olacak bu.derdinin yolunu, yani kendine varan yolu yürümek mi istersin?
öyleyse hakkını ve bu işi becerecek gücünü göster bana!
sen yeni bir güç ve yeni bir hak mısın? bir ilk devinme misin?
bir kendi kendine dönen tekerlek misin?
yıldızları kendi çevrende dönmeye zorlayabilir misin?
yazık, yüksekliğe tutkunluk öyle çok ki!
gözü doymaz kişilerin çırpınmaları öyle çok ki!
tutkun ve gözü doymaz bir kişi olmadığını göster bana!
özgür mü diyorsun kendine?
egemen düşünceni işitmek isterim ben senin, boyunduruktan kurtulduğunu değil.
kendi kötün ile kendi iyini kendine sağlayabilir misin,
kendi istemini bir yasa olarak kendi üstüne asabilir misin?
kendi kendinin yargıcı olabilir misin?bugün kalabalığın acısını çekersin daha, ey tek kişi:
bugün yürekliliğin tam daha ve umutların.
ama bir gün yalnızlık yoracak seni,
bir gün eğilecek gururun ve yürekliliğin yılacak. bir gün haykıracaksın:
“yalnızım ben!”yalnızı öldürmek isteyen duygular vardır; başaramazlarsa, kendileri ölürler sonra!
ama sen buna yeterli misin, katil olmaya?kardeşim, ‘horgörme’ sözcüğünü tanıdın mı?
peki doğruluğunun, seni horgörenlere karşı doğru olmanın ağrısını?
onlar haksızlık ve çamur atarlar yalnızca; ama böyledir diye, kardeşim,
yıldız olmak istersen, daha az ışık saçmamalısın onlara!ve iyilerle doğrulara karşı tetikte ol!
onlar, kendi erdemini yaratanları çarmıha germeye can atarlar,
onlar yalnızlardan nefret ederler.
kendi sevginin baskınlarına karşı dahi tetikte ol!
her önüne gelene elini uzatmaya pek hazırdır yalnız kişi.
elini değil, yalnız pençeni uzatmalısın nice kimselere;
hani pençenin tırnakları da olursa, yok mu…
ama karşına çıkabilecek en çetin düşman kendin olmalısın hep;
sen mağaralarda ve ormanlarda kendine pusu kurarsın.
kendi yalımınla yakmaya hazır olmalısın kendini;
önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki!
sevginle git yalnızlığına, kardeşim,
yaratmanla git, doğruluk ancak daha sonra topallar ardın sıra senin.
benim gözyaşlarımla git yalnızlığına, kardeşim.
kendinden öte yaratmak isteyeni severim ben,
ve böylece yok olanı.
F.Nietzsche
7 Ekim 2010 Perşembe
Dosto P.1
Mutlu olmanın iki yolu var: ya isteklerinizi azaltacaksınız ya da imkanlarınızı zorlayacaksınız.!
F.M.Dostoyevsky
1 Ekim 2010 Cuma
30 Eylül 2010 Ozzy Ozbourne İstanbul Konseri - İzlenimlerim
30 Eylül gecesi İstanbul Boğazı’na gökten bir Tanrı indi…Evet kesinlikle tanımlama buydu..Kuruçeşme Arena’daki binlerce insan adeta tek bir insan oldu. 12 yaşından tutun 65 yaş grubuna kadar bir sürü insan aynı anda şarkılara eşlik etti. Orada o akşam olan adeta bir ayindi. Tanrı’mız bizi yönlendirdi ve biz de ona itaat ettik.
Tanrımız bize “ooo oo oooo” çektirdi, biz itaat ettik.
Tanrımız “zıplayın” dedi, biz itaat ettik.
Tanrımız “çığlık atın” dedi, biz itaat ettik…
İsyankâr ruhun en asil duruşu, kendi Tanrısı’nın önünde secde etmekti. Biz de o gece bunu yaptık…
Binlerce genç insan vardı orada o akşam ama aramızda en genç olanı kesinlikle ve kesinlikle Ozzy idi…Bir an olsun enerjisini düşürmeden, üstelik yaşından beklediğimizin de üzerinde bir performans sergiledi. Sahnede adeta bir Tanrı gibiydi…Bir ara yerden bir miktar yükselip o şekilde şarkı söylemeye devam edeceğini düşünmedim değil...
Peki hangi Tanrı, ona inanların önünde secde edebilirdi? Tabi ki Ozzy…
Her an her dakika “I love you fuckin’ all!!!” “God bless you all!!” “You’re the number onee!!” diye bağırıp, hoplayıp zıplayarak bizi iyice coşturdu. O muhteşem samimiyeti, o muhteşem alçak gönüllülüğü ve sanki oyuncağıyla oynayan bir çocuğun içten, şirin gülümsemesiyle bizleri mest etti “Ozzy dede”.
Hangi Tanrı bunu yapabilirdi? Tabi ki Ozzy…
Böylesine bir efsaneyi en önde izlemek şansına erişen biri olarak kendimi hakikaten “blessed” hissediyorum. O gece Tanrı oydu ve bizi kutsadı gerçekten de…
Bizleri, sahnenin kendine göre sol tarafından başlayıp elindeki köpük tabancasıyla köpüklere boğdu ve üstümüze kova kova su dökerek kutsadı..:)
Ben bu köpükleme işlemini kaydederken Ozzy’nin yavaş yavaş bizim tarafa yönelmesi ve bir anda görüntünün gitmesi, sonra tekrar görüntü geldiğinde köpüklü bir mercekle etrafın buğulu görüntüsü hakikaten sonradan izleyince de gene o anlara döndürdü beni ve yüzümde bir tebessüm belirdi.J
Bizi köpükledikten sonra kendini de köpükleyip bembeyaz bir şekilde zıplayıp hoplaması ise bambaşka bir olaydı…Görülmeye değer bir olaydı…O anda ışığın da etkisiyle sahnede tam bir Tanrı oldu…Çocuklar gibi neşeli, enerjik bir adam.
“One more songgg!, One more songgg!” diye bağırarak bizleri de gaza getirip arka arkaya 4-5 şarkıyı sıraladı Ozzy dede.
Toplu bir orgazm, toplu bir ayin havasıydı o gece Boğazdaki. Ellerimiz bir an olsun inmedi, ıslıklar, çığlıklar bir an olsun dinmedi.
Bunun dışında grup olarak çok çok iyi bir performans sergilediler.
Ozzy sahneye tamı tamına 20:57’de çıktı. Ki bunun 2 dakika öncesinde sahne arkasından bizlere “ooo ooo ooooo” çekti. Bu sesin duyulmasıyla birlikte hepimiz transa geçmiş gibiydik zaten. Bir anda dikkatler sahneye yöneldi topluca.
Arkasından “let the madness beginnn!!” diye Ozzy delisi bağırdı ve çılgınlık başladı…
Konser setlist’i şu şekildeydi:
bark at the moon
let me hear you scream
mr. crowley
i don't know
fairies wear boots
suicide solution
war pigs
road to nowhere
shot in the dark
(guitar doodle / band doodle / drum solo)
iron man
killer of giants
i don't want to change the world
crazy train
---
mama i'm coming home
paranoid
flying high again
let me hear you scream
mr. crowley
i don't know
fairies wear boots
suicide solution
war pigs
road to nowhere
shot in the dark
(guitar doodle / band doodle / drum solo)
iron man
killer of giants
i don't want to change the world
crazy train
---
mama i'm coming home
paranoid
flying high again
İlk iki şarkıda pek bir şey anlayamadık zira inanılmaz hızlı bir şekilde başladılar. Enerji tavan yapmıştı resmen. Ozzy çılgın atmaya başladı bir anda, biz onu gördük transa geçtik ve ilk şoku atlattıktan belli bir süre sonra “biz de ona ayak uydurduk” mecburen. İlk 2 şarkıdan sonra bilincimiz yerine geldi, şöyle bir silkindik ve sonrasında hayvanlar gibi böğürerek konsere devam ettik.
En ufak bir ara bile vermediler, aşırı süratli ve artan bir enerjiyle arka arkaya sıraladılar bütün şarkıları ve tam 107 dakika sahnede kaldı Ozzy. Konser bittiğinde ilkin “ne çabuk bitti yaaa” dedim etrafımdakilere. Sanki neredeyse 2 saat boyunca zıplamamışım ve sadece yarım saat sürmüş gibiydi. Doyamadım, doyamadık…
Herkesin mutabık olduğu bir kanı vardı sanırım bu konserle ilgili olarak: “ben şu yaşımdayım(20-25), adam 62 yaşında ve bu enerjiyle ancak 15 dakika dayanabilirdim o tempoya”. Ozzy 12875564 yaşında olmasına rağmen( J ) bir an olsun durmadı, enerjiyi düşürmedi. Biz yorulduk, o yorulmadı. O yaşına rağmen öyle bir hali, tavrı, öyle bir enerjisi vardı ki yorulduğu anlarda bile durmamasını görmek…İnsan bunu izlerken ayrıca duygulanıyordu zaten. Resmen bir efsane olduğunu kanıtladı o halleriyle. O samimiyetini, o içtenliğini o kadar güzel yansıttı ki bize… Konser sonunda hepimizin ağızları kulaklarına kadar varmıştı…
Bas gitarda: Rob Blasko Nicholson.à Acayip karizmatik ve çoook aşmış, sahneye inanılmaz hakim ve de çok artistik bir adam. Hali, tavrı, attığı solo görülmeye, duyulmaya değerdi. Çok sağlam bir eleman. Sahnede tıpkı diğerleri gibi o da Tanrılaştı.
Bateride: Tommy Clufetosà İnanılmaz bir drum solo attı, hepimizin ağzı bir karış açık kaldı. Adamın uzaylı olmasından şüpheleniliyor bu konser sonrasında..Konserin en muhteşem anlarından birisi de bu adamın drum solosu attığı bölümdü. Muhteşemdi.
Elektrik gitarda: Gus G. à Gayet bulunduğu pozisyonun hakkını vermiş, manyak bir gitarist. Gayet yetenekli ve de şarkıların orjinallerine sadık kalarak attı sololarını. Kanımca bazı Ozzy hayranlarının “Zakk Wylde” takıntısını aşmalarına epey yardımcı olmuştur o gece. Gerçekten sağlam çaldı.
Bonuslarım ise;
- Tamı tamına Blasko’nun önünde olmam dolayısıyla kendisinden bir adet pena ve de konserin sonlarına doğru bir ara boynunu sildiği terli bir adet havlu,
- Gus G.’nin gene benim bulunduğum yere geldiği sırada attığı bir adet pena.
- Muhteşem Ozzy’nin muhteşem ayinine ait bir sürü video çekimi, bu muhteşem gecenin ölümsüzleşmesini sağlayacak kayıtlarım.
Tabi ki bu ganimetleri toplamamda sahne önünde duran, tepkisiz abinin çok büyük emeği, hakkı vardır. Zira kendisi yerden bu penaları benim ricamla(yalvarma, yakarmalarımla) alıp avuçlarıma bırakmıştır. Kendisine de teşekkürü bir borç bilirim. JJ
Ayrıca Blasko, bu sözlerim sana; durup durup bana göz kırptın, bunları unuttum sanma, bir ben değil herkes görmüş. Utandım vallahi millet bana söyleyinceJ Hepsi iyi de öyle göz kırpmaynan olmuyor be güzelim, bir öpücük vereydin havluyu kucağıma atacağınaJJ
Ozzy’nin bana ettikleri;
- Köpük+Su dolayısıyla merceği buharlaşmış bir fotoğraf makinesi,
- Köpük+Su+Boğaz Rüzgarı dolayısıyla tutulmuş bir boyun, omuz ve kollar,
- Tepinmek ve debelenmekten dolayı vücudun çeşitli yerlerinde görülen ezikler,
- Konser boyunca bös bös böğürmekten kaynaklı geçici ses kısılması,
- Sol kulağın ırzına geçilmesinden mütevellit, söz konusu kulakta geçici duyma kaybı,
- Tanımadığın insanlarla aranda vuku bulan samimiyet haliJ,
- Mutluluk, mutluluk, mutluluk, mutluluk…
Son olarak bu konserle ilgili söylemek istediğim birkaç şey;
Biletlerin üzerinde saat 21:00’ de başlayacak diye gösterilen konserin, biz saat 22:00’ ye doğru başlamasını beklerken saat 20:57’ de başlamış olması gerçekten bizleri dumura uğratan bir şey oldu. O anda her konsere en az 40 dakika geç başlayan, bizim beş para etmez şarkıcı müsvettelerini düşünüp, “işte sanatçı dediğin budur” dedim…
Ozzy, İstanbul’a ve oradaki binlerce kişiye neden “efsane” olduğunu çok çok güzel kanıtladı. Ne ipe sapa gelmez kaprisler, ne samimiyetsizlik ne de kibir…Bunların hiçbirisi O adamda yoktu. Tam tersine inanılmaz bir alçakgönüllülükle, bir de bizleri coşturarak, en güzel şekilde konserini verdi ve gitti. Sessiz sedasız…
Bizim Türkiye olarak ayıbımız ise, gerekli gereksiz bütün grup ve sanatçıların gelişini bangır bangır veren televizyonların, gazetelerin bu olayı hiçbir şekilde sallamaması ve gündeme getirmemesi oldu. Adam, metal’in babası olarak anılan ve milyonlarca hayranı bulunan bir adam, ülkene gelmiş ve sen bir satır bile yer vermiyorsun. Bu büyük ayıp ve de büyük kayıptır bizim açımızdan bence.
Ama Ozzy hepsine rağmen son derece mutlu ve çocuklar gibi heyecanlı, neşeliydi…O bizim önümüzde secde etti, biz de bir an bile durmadan onunla coşarak onun önünde secde ettik. Hayatım boyunca unutmayacağım, muhteşem bir konserdi. Ödediğim paranın hakkını kuruşuna kadar vermiş bir konserdi. Net. Gelmeyenler çok şey kaybetti bence. Çünkü ben hala zikir halinde gibiyim…
Dünya gözüyle Ozzy’yi görmek rüya gibiydi…
Son olarak kendisine buradan bağırıyorum: “WE ALL LOVE YOU FUCKING MAD!!” J
Ve “NE İÇTİYSEN AYNISINDAN BEN DE İSTİYORUM OZZYY!!” diyorum… JJJ
29 Eylül 2010 Çarşamba
Veba
Bu sıska, hüzünbaz ellerim yazar yeni bi dert daha
Açarım yeni bi sayfa, avuçlarım dolu dolu aforizma
Kulağım pür dikkat tıkalı dışarıdan gelen uğultulara
İçine kapandıkça bir hasta vebaya bulaşır ihtirasla!
Umudum kutsandı gözlerimdeki yaş dolu iki tasta
Kirlenir sanırdım oysa paklandı tas içindeki pasla
Hüzün içimi öldürdükçe zevke geldim her tabutta
Yaşamın sırrına erdim ben, takındığım her bi yasla
Dert geçer kalır tasa, bu tasaya bulasın acil deva
Uyuyorsa dürtükle ve uyansın içindeki deha
Asla bir anda olmaz, akmasan da azıcık damla
Onlar ölür sense diril, içinde göl olan gamla!
Bak bu varoluş, dimdik, uzunca, yorucu bir yokuş
Kimine kolay çünkü iniş, kimine zor bir tırmanış
Amma hepsi aynı akış, hep aynı yeredir onca varış
Sonu yok oluş, övünme, güvenme çocuk hep çalış!
Küstüysen eğer, derhal git aynada kendinle barış
Rakibin yok aldanma yarışacaksan kendinle yarış
Çokça çabaladıktan sonra bakarsın adımın bir karış
Yaşam çabayla ters oranda, tez elden sen de buna alış
Daha çok hak etmek için çok daha fazlasıyla kapış
Her yanılgı bir yenilgi, velev ki amaçtan sapış
Yollar hep gidiş-dönüş, uzaklaşma sakın hedefe yapış
Menzil aynı, korkma gayrı, sen dursan da durmaz akış!
İrtifa kolayca düşer, en yukarıda hep bunu hatırla
Düşüşü tadar her bir beşer, dizin kanar sen ağlama
Bir kuyu, oldukça derin, başla hemen tırmanışa
Başın hep dik, ışık sönük, sakın aşağıya bakma!
Orda yüklü geçmiş, dert birikmiş, bunu hiç unutma
Pes etme! Kim bilir kaç engel daha çıkacak yoluna
Hepsinin üstünden atla, egolarına verdiğin gazla
Gazın biter, sen hiç bitme, her defa yeniden başla
Güç senin tam içinde, hiçbir destek arama, yorma
Akışı yönet ve kimselere “hata nerede?” diye sorma
Sorsan da alacağın cevaplar, direncini kırar anca
Hayat bir yokuş, yorulma, sen de tutun, at bir kanca!
29.09.2010
..Gnş..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)