11 Kasım 2010 Perşembe

Merdivenler

hayat merdivenimin altından geçmiş tüm farelere adanmıştır"

Kimilerinin merdiven basamaklarına denk gelir her adımları. Buz gibi taşın soğuğunu hissederler çıplak ayaklarında seyir boyunca. Onların biraz buruktur gülümsemeleri ve çoğu kez de devriktir cümleleri. Belki de en çok dikleniverdikleri anda birileri devirivermiştir o cümleleri. Ki muhtemelen de sevme uzuvları taş soğuğuna benzer bir his verir daima o birilerinin.
Merdivenleri olan bilir ki yol hiç düz değildir ve soğuktur da. Ve bilir elbette yol hem sonlu hem sonsuzdur. O taş merdiven basamakları soğuk havalarda soğuğu çeker daha bir soğuk olur, insanın içine işler ayak tabanlarından başlayıp. Yazın sıcak havalarında ise genelde yakar insanın ayaklarını ama bazen de hava ne denli sıcak olursa olsun buz gibidir o basamaklar. Çünkü yazın o sıcak havasında, sevme uzvu aynı çeliği andıran soğuklukta bir faninin gölgesi çöküvermiştir o basamağa. O gölgenin içi her zaman huzursuzdur ve birazcık da kamburu vardır, basamaklarına çöküp önünde bir set gibi durduğu ruhların acılarını sırtlanmıştır.
Merdivenleri olan bilemez bazen de basamaklar aşağı mı yukarı mı gider ya da sağa mı sola mı döner ansızın. Bilemez hiç. Çünkü onun zihnindedir merdiven. Basamaklarını, adımını atmadan yaklaşık iki saniye öncesinde inşa eder. Bu yüzden hiç de garantici değildir merdivenleri olan. Gözü pektir o ve yürürken önündeki basamağa değil merdivenin en tepesine bakmaya çalışır. Kimi zaman ayağı boşluğa denk gelince sendelemesi de bundan değil midir zaten? Bir gölge, belki kötü bir ruh ya da cinler çekip alırlar önündeki basamağı ve onun yerine bir boşluk bırakırlar aynı kendi içindekilere benzeyen cinsinden. Fark ederler çünkü yürüyenin hedefe kilitlendiğini, gözü pekliğini, cesaretini. Bu yüzden de fazlasıyla garanticidir basamakları çekip alanlar. Genellikle bu şekilde, başkalarından çaldıkları basamakları biriktirip kendilerine bir merdiven inşa etmeye çabalarlar beyhude. Beyhude, çünkü bu basamakların üç boyutu olmadığını, hayal gücünün harcıyla yapıldığını ve aceleye gelmesine rağmen ne kadar ince işçilik olduğunu ve de yalnızca onlara bastığında bir ağırlığı olduğunu hissettiren ayakları taşıyacaklarını geç de olsa anlarlar. Bu basamaklarla kendilerine asla bir yol yapamayacaklarını, basmaya çalışsalar da ayaklarını boşluğa düşüren görünmez basamaklar olduklarını bunların... Bu merdiven hırsızlarının bedenleri ağırlık bakımından ruhlarıyla ters bir orantıda bulunur genellikle. Ruhları boşaldıkça bedenleri ağırlaşır, kendilerini dünyevi ihtirasların kanser yapıcı zehirli gıdalarıyla besledikleri için ya da en güzel gıdalar dahi onların ihtiras salgılayan salyalarında zehre bulandığından, hiç durmadan.
Oysa gerçekten görünmez olan basamaklar mıdır? Yoksa bu hafiflenmiş ruhlar mı? Soru çok enteresandır, soru ironiktir. Şimdi bu soru karşımıza çıkınca bir hikâye geldi benim de aklıma. İzin verin de kısaca anlatayım:

"Zamanın birinde pek şen, ruhları epey hafif, kendilerini dünyanın güzelliklerine bırakmış, yiyip içmeyi seven, hali vakti yerinde bir takım insanlar varmış, ismi olmayan bir yerde. Yaşadıkları yer isimsiz olduğu için haliyle kendileri de isimsizlermiş. Görünümleri bir takım farklılıklar içermekle birlikte genellikle aynıymış. Hatta birçoğunun da tıpatıp birbirinin kopyası olduğunu görenler dahi olmuş onların yaşadıkları yerden geçen gezginler arasında. Tuhaf ki bu insanlar gelip geçenlerin değil de kendilerinin yürüdüğünü, gelip geçenlerin ise sabit olduğunu sanırlarmış. Tıpkı yaşadıkları isimsiz yerin günlük güneşlik olduğu, dışarıdaki başka dünyanın ise karanlıktan ibaret olduğu yanılgısına düştükleri gibi.
Çok şen kahkahalar atıp gayet mutlu mesut yaşarlarmış fakat bir zaafları varmış ki, yaşadıkları kente uğrayan oldukça üzgün görünümlü, sessiz sakin ve genelde içlerine kapanık olan gezginlerin bir takım kıymetli eşyalarını aşırırlarmış onlara fark ettirmeden. Kentten ayrılıp yoluna devam eden gezginler ise ancak arkalarına baktıklarında, kent artık ufukta görünmez olduğu zaman anlarlarmış soyulduklarını.
Bu kentte yaşayanlar çok mutlu olurlarmış her gelenden aşırdıkları eşyalarla ve de zenginleştiklerini sanırlarmış böylece. Fakat öylesine merak ederlermiş ki bu soyulan gezginlerin neden geriye gelip çalınan eşyalarının peşine düşmediğini. Bunların yüzündeki hüznün rahatsız edici bir tarafı olduğunu, bu insanlarla asla bir arada yaşanamayacağını ve ancak yiyilip içilebileceğini düşünürlermiş. Bu üzgün görünümlü gezginlerin, onca zenginliklerine rağmen neşeden, zevkten bihaber olduklarını ve ruhlarının ağırlığının ise onları daha bir hor görüyü hak eden insanlar haline getirdiğini anlatıp, bunlardan aşırdıkları şeylerle zevk içinde yaşamaya devam ederlermiş. Tahmin edilebileceği gibi, çok fazla sorgulamadan ve ancak hafif ruhlu insanlara yakışan bir rahatlıkla günlerini geçirirlermiş.
Ancak bir sabah uyandıklarında öyle tuhaf bir şeyle karşılaşmışlar ki bu kentte yaşayanlar, bir paniktir almış herkesi. Meğersem gelip geçen gezginlerden aşırdıkları bütün kıymetli eşyalar birer çuval toz yığınına dönüşmesin miymiş? Olacak iş değil! Köyde telaşlı bir korkudur başlamış çünkü bu eşyaları harcayıp geçiniyormuş bu insanlar. Daha dün gece yumuşacık, kaz tüyü yastıklarına kafalarını koymadan önce yerli yerinde duran bu zenginlikleri, sabah uyanınca tuzla buz değil de toz olmuş!
Tam bu esnada kente yeni bir gezgin daha gelmiş. Bizim kenttekiler bir tek ondan medet umuyormuşlar o anda. Gelir gelmez önünde yerlere kadar eğilip başlarına gelen işi, elbette “bir takım gereksiz ayrıntılara girmeden” anlatmaya koyulmuşlar gezgine. Ne var ki, başlarına gelen bu acıklı olayı anlatırken aynı anda gezginin önünde neredeyse saray soytarılarının yaptığı türden garip şekillere girmelerine ve neredeyse hoplayıp zıplamalarına rağmen, gezgin sanki onları görmüyormuş gibi geçmiş gitmiş yanlarından, yoluna devam etmiş. O giderken, ceplerini de karıştırmış bizim hınzır kentliler fakat ne olsa beğenirsiniz? Bir avuç toz! Öyle ki, üfleyince uçuveriyormuş.
Ardından, birkaç gün boyunca, birçok gezginler daha gelmiş geçmiş fakat hiçbir tanesi bizim zavallıları fark etmemiş bile. Gene ellerine geçen tozlarla baş başa kalıp kara kara düşünmeye başlamışlar bizimkiler.
Aradan geçen bu pek sancılı birkaç günün sonunda bu kez siyah uzun mu uzun etekliği olan, bilge bakışlı bir yaşlı adam gelmiş kente. Bizimkiler, bilgenin kendilerini göremediğinden emin bir şekilde ümitsizce dövünüyorlarmış. Derken bilge onlara seslenmiş:

-          Hey sizler! Bu karanlık, izbe yerde ne yapıyorsunuz?

Bizimkiler heyecandan ve sevinçten ağızları bir karış açık bir şekilde, başlarından geçenleri bilgeye anlatmaya koyulmuşlar. Onlar anlattıkça, bilgenin suratı şekilden şekle girmeye başlamış ve bu yaratıklara bakışları değişmiş ve devam etmiş:

-          Sizler ne saçmalıyorsunuz böyle? Sanki birer insanmışçasına anlatıyorsunuz bütün olayları. Oysa koskocaman bir hayal âlemine dalmışsınız. Bu nasıl bir gaflettir böyle? Sizler insan değilsiniz bile. Bunu hala görememeniz öylesine acıklı bir olay ki!

Bizimkiler sinirlenmişler bu bilge kişinin, bilgeliğine yakışmayacak hor görüsü karşısında:

-          Ey bilge! Şu anki durumumuza, zavallı ve fakir halimize bakıldığında insan kılığından çıkmış birer yaratık gibi duruyor olabiliriz ancak senin gibi yüce gönüllü, bilge bir kişiye, bizleri “insan değilsiniz” diyerek hor görmek yakışık almıyor doğrusu!

Bilge anlamış ki bu zavallılar içinde bulundukları durumun farkında bile değiller. Anlatmaya başlamış:

-          Ey zavallı aciz ruhlar! Sizler insan değilsiniz derken, sizleri hor görmek için söylemedim ben bunu. Sizler gerçekten de insan değilsiniz, birer faresiniz ve yaşadığınız yer de günlük güneşlik, verimli toprakları olan bir kent değil, izbe bir merdiven altıdır.

Bizimkiler duyduklarına inanamamışlar ve karşı çıkmışlar bilgine:

-          Ey bilgin! Eğer bizler, dediğin gibi birer fare olsaydık senin gibi bilge bir insan bizlerle konuşabilir miydi? Duyulmuş şey midir bu? Peki, gelip geçen gezginlerin bizimle konuşması, konuğumuz olması ve bizlere hediye ettikleri bir takım kıymetli şeyleriyle eriştiğimiz zenginlik ve rahat yaşam? Bu nasıl mümkün olabilir?

-          ­Ey zavallı ruhlar! Düşündüğünüz gibi ben de bir insan değilim. Ben de tıpkı sizler gibi bir fareyim. Yalnız bir görevim var benim, sizin gibi gaflet içine düşmüş kötü ruhları uyarmak için bütün merdiven altlarını geziyorum ve anlatıyorum. Sizler ruhlarınızın çürümesi sebebiyle hafiflediniz ve birçok temiz yürekli kişinin ruhunu kemirmeye başladınız can bulabilmek adına. Ancak bu yaptığınız kötülük karşılıksız kalmadı ve tanrılar sizleri cezalandırmak için fare kılığına dönüştürdü. Bu öyle bir cezaydı ki, bu kılığa bürünen, vicdan yoksunu ve keyif düşkünü, sizin gibi hafif ruhlu kişiler bunu fark edip vicdanlarıyla yüzleşene kadar devam edecekti. Bu süre içerisinde tanrılar sizleri denemek adına gerçekte var olmayan birçok hayali gezginleri kentinize yani bu merdiven altına gönderdi ancak siz gene de uslanmayıp onları sömürmeye devam ettiniz ve bunu da yalnızca kendi refahınız ve zevkiniz için yaptınız. Bu temiz yürekli, hayali gezginlerden çaldığınız kıymetlerle zengin olduğunuzu zannettiniz ancak bir avuç tozla karşılaşınca korkuya kapıldınız. Buradan geçip sizinle konuşan, oturup kalkan ruhlar, geçmişte ruhunu kemirdiğiniz kişilerin hayaliydiler, onlardan çaldığınız eşyaların dönüştüğü toz ise sizin vicdanınızdı. Bu kişilerin geçtiği bir takım basamakların altında yuvalandığınızdan ötürü, onların ayaklarının atlındaki çamur ve tozların üstünüze dökülmesini fark etmeyip bunları değerli bir takım eşya sandınız. Tanrılar, bu tozların aslında sizlerin vicdanı olduğunu fark etmediğinizden dolayı beni gönderdi ve burada açlıktan ölmemeniz için size daha uygun olan, en azından yaşamınızı sürdürebileceğiniz bir çöplüğe götürmem için beni görevlendirdi. Şimdi elinizdeki toz toprak yığınını çuvallara doldurup sırtlanın ve beni takip edin.

Bizim zavallılar ümitsiz bir şekilde anlatılanları dinleyip çok da ayak diremeden, bilgenin peşi sıra yola koyulmuşlar, çöplüklerine doğru. Oldukça ilginç bir hikâye… Bu hikâyede anlatılagelen zavallılarla bizim merdiven hırsızları arasındaki bir takım benzerliklerse şaşırtıcı denilebilir. Bir takım görgü tanıklarının dediğine göre, bizim kentli fareler tek sıra halinde yürürken hepsi kambur, ümitsiz bakışlarla ve içleri huzursuz bir şekilde yürüyormuşlar. Gören kişiler bu şekilde tahlil etmiş diyebiliriz. Hatta kimileri bu fare görünümlü insanların elli, yok yok, seksen kişi kadar olduklarını ileri sürerken kimileri de bunun aslında bir tek kişi olduğunu görmüş. Hani bizim şu merdiven hırsızlarının sırtlarındaki kambura benzer bir kambur olsa gerek bu zavallıların kamburu da. Zannediyorum ki görgü tanıkları, bu zavallıların sırtlarındaki toz yığınını görememişler. Eh, doğallıkla görememişler çünkü bu toz yığınları aslında onların vicdanlarıydı. Bu, yalnızca onların kendilerinin görebileceği somut bir şey zaten…"

Asıl konumuzdan fazla uzaklaşmamış olduğumu ümit ediyorum. Ne diyorduk? Ah! Evet. Gerçekten görünmez olan basamaklar mıdır? Yoksa bu hafiflenmiş ruhlar mı?
Bana öyle geliyor ki zihnimizde inşa ettiğimiz taş basamakların altında durup, ayağımızı atacağımız sırada onlardan birini altımızdan çekip alan bu merdiven hırsızları da tıpkı hikâyemizdeki farelere benziyorlar.
Nereden mi biliyorum?
Geçenlerde merdiven çıkarken yanımda eski bir tanıdığım belirdi. Kendisinin evvelden, benim basamaklardan birini çaldığını bilmekle birlikte, beni gerçekten üzüntüye boğan bu olayı yüzüne hiç vurmamıştım. Zaten biliyordum ki yüzüne vursaydım da inkâr yoluna gidecekti. Basamak hırsızları, genellikle çaldıklarını kabul etmezler. Neyse… Selam verdi bu eski tanıdığım ve bana, “benim ona kendi rızamla ve gönüllü bir şekilde verdiğim” basamağın hiçbir işe yaramadığını, bir gece uykusundan üstünde bir ağırlık hissiyle sıçrayıp uyandığında onu koyduğu yerde bir avuç toz bulduğunu ve bu tozun da pencereden esen rüzgârla birlikte savrulup gittiğini anlattı ve mümkünse benden bir basamak daha rica etti. Kendisine yardımcı olamayacağımı, onun yalnızca temiz ruhlu ve hedef sahibi kimselerin yaratabileceği bir basamak olduğunu anlatmak istedim elbette ancak kendisi git gide görünmez oluverdi. Görünmüyordu adeta yalnızca sesi geliyordu bir uğultu halinde. Haliyle ben de temiz ruhlu ve hedef sahibi kimselere özgü ağırbaşlılığımla kendisinin ruhen karşımda daha fazla küçülmesine izin vermemek için onu görmezden geldim ve bir sonraki basamağa adım attım. Bir an arkama dönüp baktığımda ise, çok ilginçtir, ayaklarımın altı tertemiz olmasına rağmen, basıp geçtiğim basamakta hatırı sayılır miktarda çamurumsu bir toz bıraktığımı gördüm. Üstünde durmadım çünkü ayaklarımın temiz olduğundan şüphe etmemem gerektiğini biliyordum. Basamaklarsa elbette soğuktu, hissediyordum. Ama tıpkı bazen yazın sıcağında kendi düşünce gücümle buz kestirebildiğim gibi bu taş basamakları, kışın ortasında da ısıtabiliyordum şükür ki. Devam ettim olanca ağırlığımı basamaklara vererek ve ne hoştur ki, basamaklarımın hepsi beni tartıyordu. Evet, belki hikayedeki gezginler gibi pek düşünceli, çoğu kez keyifsiz bir halim vardı ama şükür ki basamaklarımın beni tartacağı kadar da bir ruhsal ağırlığım vardı.

Güneş Kara
09.11.2010